|
KİRALIK KONUTLARDA HUKUKİ HUKUKİ DURUMLAR
Borçlar
hukuku alanında kişilerin irade serbestîsi ilkesi
hakim olup medenî hukukun diğer dallarına nazaran
emredici kurallardan daha çok tamamlayıcı ve
yorumlayıcı hükümler yer alır. Öncelikle ifade
edilmesi gerekir ki, sözleşmeler hukuku bağlamında
irade serbestîsi, kişilerin diledikleri kişi ya da
kişiler ile sözleşme yapabilmeleri, sözleşmenin
konusunu belirleyebilmeleri ve içeriğini
düzenleyebilmelerini ifade eder.[1] Yani sözleşme
yapma serbestîsinin bir yönünü de sözleşme yapıp
yapmama özgürlüğü oluşturur. Kural olarak herkes,
sözleşme yapacağı kişiyi seçme hakkına sahip olup;
kimse, bir başka kimseyle akit yapmaya zorlanamaz.
Özel hukuk bakımından sözleşme serbestîsi ilkesinin
kanundan veya tarafların daha önceki taahhütlerinden
doğan bir kısım istisnaları bulunmaktadır. Bu
hallerde akit yapma zorunluluğundan söz edilir. Özel
hukukta düzenlenmiş akit yapma zorunluluğu
çoğunlukla Türk Medenî Kanununun 2’nci maddesinde
yer alan dürüstlük kuralına dayanır. Her şeyden
önce, dürüstlük kuralının bir akdin yapılmasını
zorunlu kıldığı hallerde, bu sözleşmenin
yapılmaması dürüstlük kurallarına aykırılık
oluşturur. Bu durumdan zarar gören tarafın akdin
yapılmasını dava açma ve bu nedenle uğradığı
zararlarının tazminini talep etme hakkı
bulunmaktadır.[2]
I. Eski kiracının yeniden kiralama hakkı
Kiralayanın kira konusu olan taşınmazdan konut ya da
iş yeri ihtiyacı, yeniden inşa veya esaslı onarım
gibi sebeplerle; kira sözleşmesi, Borçlar Kanunu ve
6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanunun
hükümlerine riayet eden kiracısını tahliye etmesi
durumunda, kiracıya 6570 sayılı Kanunun 15’inci
maddesinde yer alan şartlar dâhilinde boşalttığı
yeri öncelikle kiralama hakkı tanınmıştır.
6570 sayılı Kanunun 15’inci maddesinde, “Kiralayan
7’nci maddenin (b), (c), (d) bentlerinde yazılı
sebeplerden dolayı tahliye ettirdiği gayrimenkulü
mücbir sebep olmaksızın üç sene müddetle eski
kiracısından başkasına kiralayamaz.
(ç) fıkrasına göre tahliye edilen gayrimenkuller
eski hali ile mücbir sebepler olmadıkça üç sene
müddetle başkasına kiraya verilemez.
(ç) fıkrasına istinaden tahliye edildikten sonra
yeniden inşa veya esaslı şekilde tadil veya tevsi
edilen gayrimenkullerin yeni hali ile ve yeni kira
bedeli ile bir mesken veya bir ticarethane yerini
eski kiracının kiralamaya tercih hakkı vardır. Bu
hakkın, kiralayanın, yapacağı tebliğ tarihinden
itibaren bir ay içinde kullanılması şarttır.
Bu maddeye göre tercih hakkı bertaraf edilmedikçe
gayrimenkul üç yıl müddetle başkasına kiralanamaz.”
hükümlerine yer verilmek suretiyle, kiralayana
tahliye ettirdiği eski kiracısıyla sözleşme yapma
zorunluluğu getirilmiştir.
Öte yandan, kiralayanın söz konusu hükümlere uymaya
ve yükümlülüğünü ifaya zorlayarak aykırı
davranışları cezalandırmak amacıyla 6570 sayılı
Kanunun 16’ncı maddesinde, “… 15’inci madde hükmüne
aykırı hareket edenler hakkında altı aydan bir
seneye kadar hapis ve üç yıllık kira bedeli
tutarınca ağır para cezası hükmolunur. Mükerrirler
hakkında bu cezalar bir misli arttırılır.” hükmüne
yer verilmiştir.
Kiralayanın sözleşme yapma yükümlülüğünü incelemeye
geçmeden önce, bu hakkın doğumuna neden olabilecek
tahliye sebeplerinin incelenmesinde yarar vardır.
Kiralayanın eski kiracısıyla sözleşme yapma
yükümlülüğünü sonuçlandırabilecek olan haller
şunlardır:
A. Esaslı tamir, genişletme ve değişiklik için
tahliye
Kiralayanın 6570 sayılı Kanunun 7’inci maddesinin
(b), (c), (d) bentlerinde yazılı sebeplerden dolayı
tahliye ettirdiği gayrimenkulü mücbir sebep
olmaksızın üç sene müddetle eski kiracısından
başkasına kiralayamayacağına dair hüküm, esas
itibarıyla inşaat veya değişiklik maksadıyla tahliye
edilen konutların veya işyerlerinin tevsi, tadilât
veya inşa işlerinin tamamlanmasından sonraki
aşamada yeniden kiralanma sürecini düzenlemektedir.
Bilindiği üzere, BK’nın 251’inci maddesinin 2’nci
fıkrasına göre kiralananın, kira süresi içinde
zorunlu onarımının (zaruri tamirat) gerektiği
durumda, kiracının hakları saklı kalmak kaydıyla bu
onarımın yapılmasına izin vermek zorunluluğu yer
almaktadır. Söz konusu hükme dayanarak tahliye
yapılabilmesi, yalnızca tamiratın yapıldığı esnada
içinde oturmanın ya da faaliyette bulunmanın mümkün
olmaması şartına bağlanmıştır. BK md. 251/2’de
düzenlenmiş bulunan halde onarımın belli süre içinde
tamamlanması gerekir, ayrıca bu şekilde yapılmış
olan tahliye geçici olduğundan kiracı, onarımın
tamamlanmasından sonra kiralanana tekrar dönecektir.
6570 sayılı Kanunun 7/ç maddesinde kiracının kesin
olarak tahliyesi ve sözleşmenin sona ermesi söz
konusudur. Ancak, bu durumda tamir, tevsi veya
tadilâttan sonra eski kiracının tahliye etmiş olduğu
konut ya da iş yerini tercihan yeniden kiralamak
hakkı tanınmıştır. Şu kadar ki, tahliyeden önceki
akitle yeniden inşa veya tamirden sonraki akit
birbirinden tamamıyla ayrı ve bağımsızdır. BK md.
251/2’nci maddesine göre ise kiracı, kiralananı
geçici olarak boşaltıp tamirden sonra geri
döndüğünde eski kira sözleşmesi aynı şartlarla
devam eder.[3]
Öte yandan, 6570 sayılı Kanunun 7/ç maddesine göre,
yeniden inşa, tadil veya tamir için kiracının
tahliyesinin yapılabilmesi, kira sözleşmesinin sona
ermesine bağlı olmasına rağmen, yapılacak olan
tamiratın hemen yapılmasında zorunluluk bulunması
halinde kira süresinin sonunu beklemeksizin BK md.
251’e göre derhal tahliyeye gidilir. Şu kadar ki,
zorunlu tamirat ve bakımların kira süresinin sonuna
bırakılması mümkün ve sakıncası yoksa kiracının bu
süre dolmadan bakım ve onarıma izin vermesi
istenemez. Kaldı ki, BK md. 251’e dayanan tahliyede
tamiratın yapılması için gerekli olan sürenin
bilirkişiye tespit ettirilmesi ve bu süre için
tahliye yapıldığının kararda gösterilmesi
gereklidir.[4]
Borçlar Kanununun 251’inci maddesinde düzenlenmiş
olan tahliye yalnızca zorunlu onarımlar bakımından
söz konusu olduğu halde, 6570 sayılı Kanunun 7/ç
maddesinde imar amacıyla yapılacak olan esaslı
tamirat, yeniden inşa, tadil veya tevsi gibi
durumlar öngörülmektedir.[5] Bu nedenle imar amacı
taşımayan esaslı tamirat durumunda BK md. 251’e göre
kiracının geçici olarak tahliyesine karar verilmesi
gerekmektedir.[6]
6570 sayılı Kanunun 7’nci maddesinin (c) bendine
göre açılacak olan tahliye davalarında, davanın
kabulü halinde süresiz olarak tahliyeye karar
verilmesi gerektiğinden, BK’nın 251’inci
maddesindeki geçici tahliyeden farklıdır. 6570
sayılı Kanunun 7/ç maddesine dayanılarak açılan
davada talep olmazsa, hâkimin HUMK’un 74’üncü
maddesine göre taleple bağlı olması nedeniyle geçici
tahliye kararı vermesi mümkün değildir.
Borçlar Kanununun anılan 251’inci maddesine göre,
kira konusu taşınmazın, kira süresi içinde zorunlu
tamiratı gerektirmesi durumunda; kiracının kendi
haklarına zarar gelmemek şartıyla, gerekli tamirata
izin vermesi gerekir. Kanunun anılan hükmüyle,
kiralayana tamirat süresi içinde kiralananın
tahliyesi için dava açma hakkı tanınmıştır. Açılacak
dava sonucunda talep kabul edilip tahliyeye karar
verilmesi durumunda, tahliye süresinin hükümde
açıkça belirtilmesi gerekecektir. Çünkü kararda
gösterilen sürenin veya tamiratın tamamlanmasının
ardından kiracının tekrar kiralanana yerleşme hakkı
vardır. Anılan Kanunun 15’inci maddesinde, 7/ç
maddesine göre açılıp tahliye edilen taşınmazlar
açısından benzer bir hüküm mevcuttur. Kanunun
15’inci maddesi uyarınca 7/ç maddesine göre,
tahliyesine karar verilen bir mesken veya
ticarethane yeniden inşa veya esaslı surette tamir,
tevsi veya tadil olunduktan sonra kiralanması için
eski kiracıya teklifte bulunması şarttır.
Kiracının, kiralananı yeni şekli ve yeni kira bedeli
ile kiralamayı istediğini beyan etmesi durumunda
taşınmazın eski kiracıya kiralanması gerekir.
Kiracı, kiralayanın bu teklifine bir aylık süre
içinde cevap vermez veya kiralamayı istemediğini
açıkça bildirirse, kiralayan bu yeri dilediğine
kiralamak hakkına sahip bulunacaktır.
Kiracının kira sözleşmesi yapma yönündeki tercih
hakkını kullanması için gerekli ihbar yapılmadığı ve
bu hakkını kullanmasına imkân sağlanmadığı
takdirde, kiralayan tahliyenin ardından üç sene
süreyle başka bir şahsa kiralananı kiraya
veremeyecektir. Mesken iken, 7’inci maddenin (ç)
fıkrası uyarınca tahliye edilen bir gayrimenkulün
imar planına göre ticarethane şekline getirilmesi,
ticarethane iken tahliye edilip mesken haline
sokulması hallerinde dahi kiracıdan bu yeri, yeni
şekli ve yeni kirası ile kiralamak isteyip
istemediğinin sorulması gerekmektedir.
Ancak kiralayanın bu hüküm gereğince tahliye edilmiş
olan gayrimenkulü, daha sonra kendi ihtiyacında
kullanmaya başlaması veya başka bir şahsa satması
durumunda, tahliye edilen kiracının bu hakkından söz
edilemez. Gayrimenkulü satın almış olan yeni
malikin, hangi sebeple kiralananı tahliye
ettirildiğini bilmesine imkân bulunmaması, ayrıca
kiralayan sıfatına da haiz bulunmaması nedeniyle,
yeni inşaatın veya imar kastı ile tamir ve tadilatın
neticesinde kiracıya bu yeri kiralaması hususunda
teklifte bulunma zorunluluğu bulunmayacaktır.
Borçlar Kanununun 251’inci maddesi uyarınca,
kiralayana sadece tamirat sebebiyle tahliye isteme
imkânı tanınmış olup, kiralanan gayrimenkulün
yıkılıp yeniden inşa maksadıyla tahliye isteme hakkı
bulunmamaktadır. 6570 sayılı Kanunun bu boşluğu
doldurup yeniden inşa veya imar maksadı ile esaslı
surette tamir, tevsi yahut tadil için kiralayana
tahliye isteme hakkını vermiş bulunmaktadır.
Bunlardan başka söz konusu hükümlere aykırı hareket
eden kiralayanın hukukî sorumluluğu yoluna
gidilebilmesi mümkün olması itibarıyla, kiracının
tazminat davası açarak bu sebeple uğradığı zararın
tazminini talep edebilme imkânı bulunmaktadır.
Kanunda, esaslı tamir, tevdi ve tadil için
tahliyenin kabul edilmesinin, şehirlerin imarının ve
gayrimenkullerin bakım ve ıslahıyla yeniden inşasına
imkân vermek olduğu, uygulamada bu amaçla tahliyenin
bazen geniş bazen ise dar yorumlandığı gerçektir.
Söz konusu hüküm, ekonomik ve sosyal açıdan önemli
bir ihtiyacı karşılamasına rağmen, diğer tahliye
sebeplerinden yararlanma imkânı bulunmayan mülk
sahiplerinin, kiracılarını bu yöntemi kullanarak
tahliyeye çalıştıkları da vakıadır. Başka
gerekçelere dayanarak kira sözleşmesini sona erdirme
şansı bulunmayan kiralayanın, tahliyeyi sağladıktan
sonra, taşınmazda tamirat ya da imar işlemleri
yapması kendi takdirinde kalmaktadır. Her ne kadar
kanunda kötü niyetli maliklerin bu yolu
kullanmalarının önlenmesi ve kiracının korunması
amacıyla cezaî düzenlemeye yer verilmiş ise de,
tahliyenin ardından kiracı, kiralayanı izlememesi
nedeniyle kiralayan takipsiz kalmakta ve
uygulanabilirliğini azaltmaktadır.[7]
Esaslı tamir, değişiklik ve genişletme için
tahliyenin şartları şu şekilde sıralanabilir:
Yeniden inşa veya imar kastıyla tamir, değişiklik
veya genişletme sebebine dayanan tahliye
davalarının kiralayan veya malik tarafından
açılabilmesi mümkündür.Yeni malikin de eski malik
tarafından akdedilmiş kira sözleşmesi hükümlerine
dayanarak dava açabileceğinin kabul edilmesi
gerekir. Ancak burada önemle belirtilmesi gereken
husus, malik olmayan kiralayanın anılan sebeplere
dayanarak dava açabilmesi için kiralananın yıkılıp
yeniden inşası ya da genişletilmesi, tamir veya
değişikliği konusunda yetkili olduğunu belgelemesi
gerekmektedir. Diğer taraftan, müşterek maliklerin
de bu konuda dava açabilmeleri bakımından ittifakla
karar vermeleri şarttır.[8] 6570 sayılı Kanunun
7’nci maddesinin (ç) fıkrasına göre tahliye
davasının açılabilmesi için;
a. Kiralananın yıkılıp yeniden yapılmak istenmesi
Kiralananın tamamen yıkılıp yeniden yapılmasında
imar amacının mevcut olup olmadığının
araştırılmasına gerek bulunmamasına karşılık, tamir
genişletme veya tadilâtın imar amacıyla yapılması
şarttır. Taşınmazın imarı kavramından, mevcut bir
binanın tamirat veya tadilât ile haraplıktan
kurtarılarak daha güzel ve kullanışlı hale
getirilmesi anlaşılmalıdır.[9] Bilirkişi incelemesi
yaptırılmak suretiyle,[10] kiralayan tarafından
amaçlanan tadilâtın imar amacını taşıyıp
taşımadığının, binanın inşa edildiği tarihten
itibaren geçen süre içinde, yılların getirdiği
yıpranma ve kullanımdan kaynaklanan tahribatın da
göz önünde tutularak tespit ettirilmesi
gerekmektedir. Bu kapsamda yapılacak olan
değerlendirmede, bir binanın üstüne ilâve kat
eklenmesi için ahşap olan tavanının betonarme
yapılmasında, eski binanın modernleştirilmesi için
tamamında tadilât yapılmasında, daha güzel ve sosyal
ihtiyacı karşılayacak bir hâle getirilmesinde imar
amacının mevcut olduğunun kabul edilmesi zarureti
bulunmaktadır.
6570 sayılı Kanunun anılan hükmü, şehirlerin
imarını, taşınmazların bakım ve ıslahını sağlamak,
yeni binaların inşasını mümkün kılmak amacıyla
getirilmiş bir düzenlemedir. Bu hüküm uygulanırken
fennî bakımdan veya kiralayanın ihtiyaçları
açısından herhangi bir tamir veya tadil zorunluluğu
olmadığı halde sırf geliri artırmak amacıyla
tahliyeye gidilip gidilemeyeceği sorunu
tartışmalara konu edilmiştir.[11]
Yargıtay, kiracının tekrar kiralama hususundaki
tercih hakkını kullanabilmesine imkân sağlamak
düşüncesiyle, kiralayanın kendi ihtiyacı olmayan
hallerde, konut olarak az kira getiren yeri
ticarethane haline sokup daha fazla gelir sağlamak
üzere kiracıyı tahliyesine kanunun izin vermediği
içtihadında bulunmuştur. Yargıtayın birçok
kararında ifade edildiği üzere, eski olmayan
apartmanın asıl bünyesinde, esaslı değişiklik
yapılmadan iş hanı haline getirilmesine yönelik olan
tadilâtın imar kastı taşıdığı kabul edilemez. Yani,
yalnızca, bir binadan elde edilen geliri artırmak
amacıyla yapılan tadilât ve ilâveleri imar amacı
taşımamaktadır.[12]
Öte yandan, kiralananda yapılması plânlanan tadilât
veya genişletmenin esaslı konulara ilişkin olması
gerekir. Bu çerçevede Yargıtay, kiralanandan iki
odanın, davacının oturduğu diğer daireye ilâve
edilmesini, mevcut dairenin yanındaki ile
birleştirilerek genişletilmesini, asıl durumunun
tamamıyla korunan binanın iç taksimatının
değiştirilmesini, kiralanana iki kapı açılmasını
esaslı tadilât olarak kabul etmemiştir.[13]
b. Bu esnada taşınmazda yerleşmenin veya çalışma
yapılmasının imkânsız olması
Kiralananda yapılacak olan tamir, genişletme veya
tadilât işlemleri esnasında, taşınmazın kiracı
tarafından kullanımının ya da içinde çalışılmasının
mümkün olmadığının bilirkişi raporu ile belirlenmesi
gerekmektedir. Bilirkişinin tanzim ettiği raporda,
taşınmazda yapılacak olan çalışmanın bina
içindekiler açısından tehlike arz ettiğinin ya da
kiracının kullanımı sırasında tadilâtın mümkün
olmadığının belirtilmesi hâlinde tahliyeye karar
verilmesi gerekmektedir.[14] Yani binada devam eden
inşaatın, imar kastıyla esaslı tamirat ya da tevsi
veya tadilâta dayanması arasında fark olmaksızın, bu
sebeplerle tahliye için her iki durumda da
kiralananda oturmanın fennî olarak imkânsız
bulunması gerekmektedir. Ayrıca, imar ya da tadilât
amacıyla hazırlanıp ibraz olunan proje veya
ruhsatnamenin fennî açıdan ya da imar mevzuatına
göre uygulanmasının mümkün olup olmadığının da aynı
yönteme göre belirlenmesi gerekmektedir.[15]
Yargıtay kararlarında da ifade edildiği üzere, söz
konusu bilirkişi raporunda, onarım sırasında binada
oturmanın mümkün olup olmadığının yanı sıra
kiralananın hangi tarihten itibaren boşaltılmasının
gerektiği ve bunun süresinin, imar ve tamirat
işleminin ne kadar zaman içinde tamamlanacağının da
gösterilmesi şarttır.[16] Uzman bilirkişi, onaylı
projenin dava konusu taşınmaza uygun olup olmadığını
dava sebebine göre araştırıp, gerekçeli olarak
raporunda mahkemeye sunmalıdır. Bilirkişi raporunun
sonuç kısmında mutlaka, imar amaçlı tamirin bulunup
bulunmadığı, tevsiinin imara yönelik olup olmadığı
konularında belirlemelere yer verilmesi; inşaat ve
tadilât süresince söz konusu taşınmazda oturmanın ya
da ticarî faaliyetin mümkün olup olmadığı açıklanmış
olmalıdır.[17]
6570 sayılı Kanunun 7’nci maddesinin (ç) fıkrasına
göre, açılacak tahliye davalarında imarca tasdikli
inşaat planının ve ruhsatın ibrazı şarttır. Mevcut
bina yıkılmadan imar inşaat ruhsatı verilmiyorsa,
tahliye edilmeden yıkımı da söz konusu
olamayacağından hareketle, bu durumda inşaat ruhsatı
aranmayarak yalnızca tasdikli mimarî projenin ibrazı
yeterli sayılmalıdır. Yetkili merciler tarafından
çeşitli nedenlerle tasdikli proje verilmemekle
birlikte avan proje verilmişse, bu durumda da avan
projenin kabulü gerekmektedir.[18]
Yargıtay tarafından, uygulamada özellikle büyük
yapılarda, kritik durumu olan binalarda öncelikle
ön proje (avan proje) hazırlanması ve belediye
tarafından tasdik edilmesinin ardından uygulama
projesinin ibraz ve tasdiki yapılmakta olması ve
ileride hazırlanacak olan uygulama projesinin de bu
esaslar ve avan proje dikkate alınarak tanzim
edileceğinin tabii olmasına göre avan projeye
dayanarak verilen tahliye kararında yanlışlık
bulunmadığı ifade edilmektedir.[19]
c. Tahliye davasının kira sözleşmesinin sona
ermesinden itibaren bir aylık süre içinde açılması
Kiralanan binanın inşası veya imarı amacıyla esaslı
şekilde tamir, tevsi veya tadilâtı amacıyla açılacak
olan tahliye davalarının kira sözleşmesinin dolduğu
tarihten itibaren bir aylık sürenin içinde açılması
gerekmektedir. Bilindiği üzere, kira
sözleşmelerinin sözlü ya da yazılı olarak
yapılabilmesi mümkündür. Kira sözleşmesinin yazılı
olması durumunda kiranın başlangıcının ve sona
ereceği tarihin başlangıçta kararlaştırıldığı
durumda sözleşmenin sona erdiği tarihin tespit
edilmesi kolaydır. Özellikle sözleşmenin noterlikçe
tanzim ya da onaylanmış olması, imza ve tarihlerin
inkâr edilebilmesi imkânını tamamıyla ortadan
kaldıracağından, bu sorunun çözümlenmesi oldukça
basitleşecektir.[20]
Kiranın başlangıcı ve süresi belli olup, bu sürenin
bitimine rağmen sözleşmenin yenilenmesi yoluna
gidilmemiş ise 6570 sayılı Kanunun 11’inci maddesi
uyarınca sözleşmenin birer yıl olmak üzere seneden
seneye uzadığı kabul edilmektedir. Sözleşmenin sonu
ve açılan davanın sözleşmenin sona ermesinden
itibaren bir ay içinde açılıp açılmadığı sorunu, bu
esastan hareketle belirlenir. Ayrıca, taraflar yeni
sözleşmeyle kira süresini kiracının aleyhine olmamak
şartıyla değiştirebilirler. Bu takdirde, davanın bu
son sözleşme esas alınarak açılması gerekmektedir.
Kira sözleşmesinin sona ermesinden itibaren bir
aylık süre içinde dava açılması gerektiği sonucu,
İİK’nın 272’nci maddesinden kaynaklanmaktadır.
Bilindiği üzere, İİK’nın 272’nci maddesinde,
“mukavelename ile kiralanan bir gayrimenkulün
müddeti bittikten bir ay içinde mukavelenin icra
dairesine ibrazı ile tahliyesi istenebilir.” hükmü
yer almaktadır. 6570 sayılı Kanunda kira süresinin
bitiminden itibaren ne kadar süre içinde tahliye
davasının açılacağı bildirilmemiş ise de, Yargıtay
içtihatları ile İcra ve İflas Kanununun yukarıda
anılan hükmü esas alınarak sözleşmenin sona
ermesinden itibaren bir ay içinde dava açılması
prensibi uygulamada da yerleşmiştir.[21]
Bir aylık sürenin geçmesinin ardından kira
sözleşmesi kendiliğinden yenilenmiş sayılacağından,
kiralayanın bu tarihten sonra anılan sebeplere
dayanarak tahliye davası açabilmesi hakkı düşmüş
olacaktır. Sözleşmenin sona ermesinden önce
kiralayanın kiracıya ihtarname ile durumu bildirdiği
ve sürenin dolmasından sonra kira akdini
yenilemeyeceğini beyan ettiği takdirde, peşinen
iradesini açıklamış olduğundan bir aylık süre geçmiş
olsa dahi dava hakkını peşinen kazanmış olacağından,
izleyen kira döneminin başına kadar her an söz
konusu davayı açma hakkına sahip olacaktır. Diğer
bir anlatımla, dava açma süresi içinde ihbarın
yapılması durumunda, devre sonuna kadar dava hakkı
saklı tutulmuş olur ki, ihtarın sözleşme süresinin
dolmasından önce çekilmesinde zorunluluk
bulunmamaktadır. Kiralayan birden fazlaysa veya
taşınmaz birden fazla şahsa aitse bunlardan
birisinin ihbarının süreyi kesmesi açısından yeterli
olduğu kabul edilmelidir. Kiralayanların ya da
maliklerin hepsinin birlikte ihbarda bulunma
zorunluluğu aranmamalıdır.[22] Tahliye davasının,
ancak kiralayan tarafından açılması mümkün olup,
kiralayan olmayan malik ya da pay sahipleri, ancak
dava şartlarını yerine getirmeleri durumunda söz
konusu davayı açabileceklerdir.[23]
B. Mesken ve iş yeri ihtiyacı sebebiyle tahliye
6570 sayılı Kanunun 7’nci maddesinin (b) ve (c)
fıkralarında kiralayanın kendisi veya eşi ya da
çocukları için mesken olarak kullanılması ihtiyacı
nedeniyle taşınmazın tahliyesi halleri
düzenlenmiştir. Anılan maddenin (b) bendinde kendisi
eşi veya çocuklarından birinin mesken olarak
kullanım ihtiyacı için, (c) fıkrası ise kendisi, eşi
veya çocukları için bir meslek veya sanatını bizzat
icra etmek ihtiyacı için ticarethaneler hakkında
tahliye davaları düzenlenmiştir.[24]
Söz konusu davayı açma hakkı öncelikle kiralayana
ait olup, kiralayanın malik olmadığı durumlarda
dahi bu hakka sahip olduğu kabul edilmektedir. Zira
malik olmayan kişinin dahi bir başkasına ait
taşınmazı kiraya verebilmesi imkânı bulunmaktadır.
Kiralayan sıfatı bulunmayan malik ve intifa hakkı
sahibinin de ihtiyaç nedeniyle bu hükme dayanarak
tahliye davası açabilmesi mümkündür. Diğer
taraftan, yabancı uyruklu kimselerin de, 6570 sayılı
Kanunun anılan hükmünde Türk Medenî Kanununda
öngörüldüğü usulde yerleşim yeri şartı aranmaması
nedeniyle, kiralayan veya malik yahut intifa hakkı
sahibi sıfatıyla dava açabileceklerinin kabul
edilmesi gerekir.[25]
1. Kiralayanın kiralananı mesken olarak kullanma
ihtiyacı
6570 sayılı Kanunun 7/b maddesine göre kiralayan
“gayrimenkulü kendisi veya eşi veya çocukları için
mesken olarak kullanma ihtiyacında kalırsa kira
akdinin hitamında” tahliye davası açma hakkına
sahiptir. Mesken ihtiyacı kavramının, doktrinde
kabul edildiği gibi konut ihtiyacı olarak kabul
edilmesi ve söz konusu hükmün uygulanabilmesi için
uygulama şartlarının incelenmesi gerekir.
2. Mesken ve iş yeri ihtiyacı sebebiyle tahliyenin
şartları
Kanun tarafından kiralayana tanınan mesken ya da iş
yeri ihtiyacına dayanarak tahliye davası açma hakkı,
bu durumun kiracı aleyhine kötüye kullanımının
önlenmesi amacıyla bir kısım şartlara bağlanmıştır.
Şöyle ki;
a. Kiralayanın kendisinin, eşinin ya da çocuklarının
konut ihtiyacı
6570 sayılı Kanunun 7/b maddesinde düzenlenmiş
bulunan tahliye imkânından, kiralayanın kendisinin,
eşinin ya da çocuklarının ihtiyacı için
yararlanılabilir. Bunların dışında başka yakın
akrabaların örneğin, anne ve babanın, torunların,
üvey çocukların, kardeşlerin ya da kapıcının konut
ya da iş yeri ihtiyacına dayanarak tahliye davası
açılamaz. Buna karşılık evlatlığın konut ihtiyacı
için sözü edilen hükümlerden yararlanılabilir.[26]
Gerçekten de bu hükmün istisnai özelliği nedeniyle
kiralayanın kendisinin kirada oturması, sağlık
durumunun kiralanan eve geçmesini gerektirmesi,
oturmakta bulunduğu yerin konut ihtiyacını
karşılayamaması gibi durumlarda kiralayanın konut
ihtiyacının varlığından söz edilebilir. Yargıtay,
konut ihtiyacı kavramının dar anlamda yorumlanmaması
ve yalnızca ikametle sınırlandırılmayıp,
kiralayanın yaşayış tarzına, hayat şartlarına ve
sosyal durumuna göre, bu ihtiyacın ayrıntılarıyla
birlikte geniş anlamda değerlendirilmesi gerektiği
içtihadındadır. Böylece kiralayanın, şahsına ait
canlı ve cansız mallarını beraberinde bulundurmak
tabii hakkı olduğuna göre, kendisinin oturduğu yerin
altında bulunan kiradaki odayı odun koymak gibi bir
nedenle boşaltılabilmesi mümkün olmalıdır. Daha önce
de ifade edildiği üzere, malik olmayan kiralayan da
ihtiyaç sebebiyle tahliye davası açabilir.[27]
Diğer taraftan kiralayanın eşinin boşanma ya da
ayrılık davasının devamı esnasında ayrı konutta
oturmak istemesi veya ayrılık hükmü verilmiş olması
yahut sağlığı, şöhreti veya işinin gelişmesinin
ciddî surette tehlikeye düşmesi nedeniyle ayrı konut
edinmeye hakkının bulunması gibi hallerde kadının
ihtiyacı için de tahliye davası açılabilir.
Kiralayanın çocukların nişanlanma, evlenme,
öğrenim, sağlık ya da memuriyet gibi bir sebeple
anne ve babalarından ayrı yaşamaları gerekliliğinin
ortaya çıktığı durumlarda da bu sebeple tahliye
davası açılabilir.[28]
b. Kiralayanın konut ihtiyacının gerçek olması
Kiralayanın konut ihtiyacına dayanarak açtığı
davanın kabul edilebilmesi için söz konusu davanın
samimi olması, başka bir ifadeyle ihtiyacın gerçek
olması gerekmektedir. Bu durumda, kiralayanın
ihtiyacı doğduğu tarihten sonra ve fakat davanın
açılmasından önce, başka bir meskenin boşalması
durumunda açılan davanın samimi olmadığı kolaylıkla
kabul edilebilecektir.[29]
Bu nedenle, henüz konut ihtiyacının bulunmadığı
dönem itibarıyla açılmış olan davanın kabul
edilebilirliği bulunmamaktadır. Örneğin uzun süreden
beri nişanlı olmalarına rağmen dava tarihinde de
evlenme vuku bulmamış ise bu sebeple açılan tahliye
davasındaki ihtiyaç iddiası samimi
sayılmamaktadır.[30]
Kiralayanın bir taraftan, kendi ihtiyacına yeterli
olan oturmakta olduğu daireyi başkasına kiralaması
ya da boşalan bir daireyi kiraya vererek veya
apartmanında boş daireyi kiralamak amacıyla ilân
vermesi durumunda mevcut kiracısına karşı ihtiyaç
nedeniyle açılmış olan davanın iyi niyet
kurallarına aykırı olduğu kabul edilmektedir.[31]
Kiralayanın eşinin ya da çocuklarının gerçek anlamı
ile mesken ihtiyacı içinde olmadığı, aksine kanunun
vermiş olduğu bu cevazın gölgesi altında kira
bedelini artırmak, başkasına kiraya vermek yahut
kiracıyı rahatsız etmek gibi bir saik ile davanın
ikame edildiği, kısacası davanın samimi bulunmadığı
yolunda bir kanaati doğuran davaların reddi
gerekir.[32]
c. Kiralananı mesken olarak kullanma ihtiyacına
dayanan davanın kira sözleşmesinin sona ermesinden
itibaren bir aylık süre içinde açılması
Bu sebebe dayanan tahliye davasının açılabilmesi
için kiracıya ihtar çekilmesi zorunluluğu
bulunmamakla birlikte, süresinde ihtar
gönderilmemesi halinde kira akdinin bitimini takip
eden bir ay içinde davanın açılması gerekir. Ancak
kiralayanın kira sözleşmesinin sona ermesinden
itibaren ilk ay için kiracı tarafından verilmiş olan
kira bedelini herhangi bir ihtirazı kayıt dermeyan
etmeksizin kabul ettiği, ayrıca önceden tahliye
konusunda ihbar göndermediği takdirde artık tahliye
davası açabilmesi imkânı kalmaz. İhtirazı kayıt
ileri sürüldüğü ya da önceden tahliye konusunda
ihbarda bulunulduğunda dava açma konusundaki hak
korunmuş olur.[33]
3. Yeni malikin mesken ve iş yeri ihtiyacı sebebiyle
tahliyenin şartları
6570 sayılı Kanunun 7/d maddesinde, taşınmazı
sonradan iktisap eden malikinin konut ya da iş yeri
ihtiyacı sebebiyle kiracısı aleyhine tahliye davası
açma imkânı düzenlenmiştir. Yeni malikin tahliye
davası açabilmesi bir kısım şartların bulunmasına
bağlanmıştır.
a. Bir kimsenin kiradaki taşınmazı iktisap etmiş
olması
Kira sözleşmesinin konusu olan taşınmazın, satım ya
da bağışlama gibi sebeplerle devren olabileceği
gibi, intikalin miras, cebri icra, mahkeme ilamı
gibi nedenlerle sicil dışı bir durumdan da
kaynaklanması da mümkündür. Ancak tescille iktisap
halinde yeni malik adına mülkiyet değişikliğini
sağlayacak olan tescilin yapılması gereklidir.
Tapusuz taşınmazların haricen kazanıldığı durumlarda
söz konusu hüküm uygulanabilecektir. Ancak
Yargıtaya göre, davacının daha önce pay sahibi
olduğu kiralananın tamamına sonradan malik olması
durumunda, pay iktisabı, malike 6570 sayılı Kanunun
7/b, d hükmünden yararlanma hakkı vermemektedir.[34]
b. Yeni malikin kendisinin, eşinin ya da
çocuklarının konut ya da iş yeri ihtiyacının
bulunduğunun ispatlanması
Konut ya da iş yeri ihtiyacına dayanarak tahliyenin
kapsam ve şartları konusunda, malikin bizzat kendisi
ya da yakınları açısından gerekli şartlar yeni
malikin ve yakınları açısından da geçerlidir.[35]
c. Yeni malikin iktisap tarihinden itibaren bir ay
içinde kiracıdan ihtarname ile konut ya da iş yeri
ihtiyacı dolayısıyla kiralananı tahliye etmesini
talep etmesi
Yeni malikin yapacağı ihtarın iktisap tarihinden
itibaren bir ay içinde kiracının tebellüğ etmesine
imkân verecek tarzda gönderilmesi gerekir. Dürüst
hareket eden yeni malike ihtarnamenin kiracıya geç
varmasının tehlikesini yüklenmemesi gerekir. Ancak
Yargıtaya göre, davanın iktisabı izleyen altı ay
geçtikten sonra açılması mümkündür; altı aylık süre
dolmadan dava açılması durumunda reddedilen davanın
altı ay dolduktan sonra aynı nedenle ikinci defa
açılması mümkündür. Birinci davanın açılmış olması
nedeniyle derdestlik itirazının ya da açılan ilk
davanın karara bağlanması nedeniyle kesin hüküm
sayılması da söz konusu olamaz.[36]
C. İhtiyaç nedeniyle boşaltılan yerin başkasına
kiralanamaması
6570 sayılı Kanunun 15/1’inci maddesinde, 7’inci
maddenin kısaca inceleme konusu yapılan (b), (c) ve
(d) fıkralarında yazılı sebeplerle tahliye edilen
gayrimenkulü mücbir sebep olmaksızın üç sene süreyle
eski kiracısından başkasına kiralanamayacağı konusu
düzenlenmektedir.
Maddede geçen mücbir sebep kavramının anlamının
belirlenmesi için sorumluluk hukukunda düzenlenmiş
bulunan sorumluluktan kurtaran sebeplere
başvurulması gerektiği ileri sürülebilecek olmasına
karşılık Tandoğan’ın da ifade ettiği üzere, burada
sorumluluk hukukundaki mücbir sebep kavramının
mutlak kaçınılmazlık unsurunun burada aranmasına
gerek bulunmamaktadır. Özellikle, kiralayanın
ihtiyacının önceden öngöremeyeceği nedenlerden
dolayı ortadan kalkmış olması ve kiralananı artık
eski kiracının istememesi veya ihtiyacı olmaması
dolayısıyla ona tekrar kiralanamıyorsa bu durumda
maddede öngörülmüş olan imkânsızlığın bulunduğunun
kabul edilmesi gerekmektedir.[37]
Kiralayanın ihtiyaç sebebiyle boşalttırdığı
taşınmazı mücbir sebep olmaksızın, başkasına kiraya
veremeyeceğine ilişkin kanun hükmünün, kiracının
kiralayanın ileri sürdüğü ihtiyaç sebebine dayanarak
mahkeme kararına gerek kalmaksızın iyi niyetle
taşınmazı terk etmesi halinde de
uygulanacaktır.[38]
Kiralayanın mücbir sebep olmaksızın üç sene içinde
kiralananı eski kiracıdan başkasına kiraya verdiği
takdirde 6570 sayılı Kanunun 16’ncı maddesinde
öngörülmüş olan cezaya mahkûm edilir. Ayrıca,
kiralayanın gayrimenkulü başkasına kiraya vermesi
nedeniyle, mahkeme kararıyla sona eren sözleşmeden
kanun hükmüne göre doğan başkasına kiraya vermeme ya
da eski kiracıya kiralama borcuna aykırı davranmış
olur. Bundan dolayı BK 96’ncı maddesi hükmünce eski
kiracının kiralanandan çıkarılmış olmasından doğan
zararını tazminle yükümlü tutulur. Kiralayanın bu
davranışının kanunî yükümlülüğe aykırı davranma
sonucunda doğan bir haksız eylem olarak da
düşünülebilir ise de kiralayanın taşınmazı başkasına
kiralaması nedeniyle önceki kiracının manevî
tazminat talebinde bulunmasına imkân olmadığının
kabul edilmesi gerekir.[39]
II. Tahliye edilen kiracının öncelikli kiralama
hakkı
Kiralayanın, kira konusu gayrimenkulü kendisi, eşi
veya çocukları için mesken olarak ya da kendisinin,
eşinin veya çocuklarının bir meslek veya sanatı
bizzat icra etmesi için kullanma ihtiyacı halinde
kira akdinin sona ermesinden sonra, gayrimenkulü
satın alan kimsenin kendisi, eşi veya çocukları
için mesken olarak ve yine kendisi, eşi veya
çocukları için bir meslek veya sanatın bizzat icrası
amacıyla iş yeri olarak kullanma ihtiyacında ise
iktisap tarihinden itibaren bir ay zarfında kiracıyı
durumdan ihbarname ile haberdar etmek şartıyla altı
ay sonra, tahliye ettirdiği gayrimenkulü, mücbir
sebep olmaksızın üç sene müddetle eski kiracısından
başkasına kiralama imkânı yoktur. Yani bu nedenlerle
tahliye edilen gayrimenkuller, eski haliyle mücbir
sebepler olmadıkça üç sene süreyle başkasına kiraya
verilemez.
Bu maddeye göre tercih hakkı bertaraf edilmedikçe,
gayrimenkul üç yıl müddetle başkasına kiralanamaz.
Kira sözleşmesine, Borçlar Kanununa ve 6570 sayılı
Kanun hükümlerine riayet eden kiracının, 6570 sayılı
Kanunun bu işlemlerin tamamlanmasının ardından
boşalttığı yeri öncelikle tutma hakkı tanınmıştır.
Bu bağlamda sözleşme yapma serbestisi ve
sınırlarının kısaca incelenmesinde yarar vardır.
Şöyle ki;
A. Sözleşme yapma serbestîsi
Sözleşme özgürlüğü, kısaca kişilerin diledikleri
sözleşmeyi geçerli olarak yapabilmeleri konusunda
sahip oldukları özgürlük olarak
tanımlanabilmektedir. Sözleşme özgürlüğü kavramı
geniş bir kavramdır. Sözleşme özgürlüğü, kanunî
sözleşme tiplerinden ayrılmayı yani karma ya da
nev’î şahsına münhasır akitlerin yapılmasına da
imkân sağlar.[40] Tarafların sahip bulundukları; bir
sözleşmeyi yapma zorunda bulunmama, sözleşmenin
içeriğini serbestçe tayin ve tespit edebilme,
kendisiyle sözleşme yapacakları kişiyi seçebilme,
sözleşmeyi karşılıklı anlaşma ile ortadan
kaldırabilme, sözleşmenin içeriğini değiştirebilme
gibi özgürlüklerin bu kavram içinde
değerlendirilmesi gerekmektedir.[41]
Bilindiği üzere, borçlar hukuku alanında kişilerin
irade serbestîsi ilkesi hâkimdir. İrade serbestîsi,
liberal hukuk felsefesinin ve dolayısıyla sözleşme
hürriyetinin felsefi açısından temelini oluşturur.
Hukuk düzeni, fertlere kişisel ilişkilerini hür
iradelerine göre diledikleri şekilde düzenleme
hususunda yetki tanımıştır. Bu ilkeye göre kişiler,
hür varlıklar olup, hukuksal açıdan kendi
kaderlerini bizzat tayin etme konusunda özgürlüğe
sahiptirler. Bu sayede kendi aralarında (inter
pares) kendi hukuklarını ve hukukî ilişkilerini
kurup meydana getirirler.[42]
Yargıtayın sözleşme özgürlüğüne dair geniş
açıklamalar içeren bir kararında bu konu şu şekilde
ifade edilmektedir: “…genel olarak kişiler özel
hukuk alanında diğer kişilerle olan ilişkilerini,
hukuk düzeni içinde kalmak şartıyla diledikleri gibi
düzenler, diledikleri konuda, diledikleri ile
sözleşme yapabilirler. Bu olanak Borçlar Kanununda
öngörülen sözleşme serbestliği ilkesinin bir
sonucudur ve bu hak irade özerkliği sözleşme
hürriyeti kavramı ile anayasa tarafından teminat
altında alınmıştır. O halde sözleşme serbestliği
prensibine göre kişiler kanun tarafından düzenlenmiş
olan sözleşme tiplerinden ayrı karma veya nevi
şahsına münhasır sözleşmeler yapmak ve bunların
koşullarını diledikleri gibi tespit etmek, hukuka
yani buyurucu ve yasak koyan hukuk kurallarını,
ahlak ve adaba aykırı olmamak şartıyla kanun
tarafından düzenlenmiş olan sözleşmelerin
fizyonomisini (tipini) değiştirmek ve konusunu
yasal sınırlar içinde tayin etmek hakkını
haizdirler. Bu serbestinin nedenini devamlı olarak
değişen ve gelişen toplumun gerek sosyal ve gerekse
ekonomik ihtiyaçların zorlamasında ve buna
karşılılık kanunları yaparken kendisine gerekli
malzemeyi genellikle geçmişteki tecrübe, ilmî ve
kazaî içtihatlardan alan yasa koyucunun bu
nitelikteki hayati ihtiyaçları önceden derpiş edip
uzun bir geleceğin sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını
düzenleyememesinde aramak lazımdır.
Hiç kuşku yoktur ki; bu, tek taraflı irade
beyanlarında da geçerli olan bir kuraldır. Diğer bir
söyleyişle, tek taraflı bir irade beyanı ile borç
altına giren kişinin bu irade beyanının geçerli olup
olmayacağı yine bu kurallarla (BK md. 20) gereğince
çözümlenecektir.”[43]
Hukuk düzenince kişilere, kendi hukukî ilişkilerini
yine kendi iradeleri ile kurmak, değiştirmek ve
ortadan kaldırmak özgürlüğünün tanınmış olması
doğaldır. Sözleşme özgürlüğü, hukuk alanında irade
özgürlüğünün en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Bu
nedenle her iki deyim çoğunlukla eşanlamlı olarak
kullanılmakta olup sözleşme ve irade özgürlüğü
kavramlarının esas itibarıyla birbirinden ayrılması
mümkün görülmemektedir.[44] Diğer bir ifadeyle
kişilerin hukuksal ilişkilerinde kendi iradelerini
hakim kılabildikleri ölçüde, irade özgürlüğüne
sahip olduklarından söz edilebilecektir.[45]
İrade serbestîsine işlerlik kazandıran en önemli
hukukî araç, hukukî muameleler ve özellikle de
akitlerdir. Taraflar özgür iradeleri ile yaptıkları
akitlerle sınırlı da olsa kendilerini hem bağlayan
ve borç altına sokan, hem de hak sahibi yapan,
uymakla zorunlu oldukları hukuk kurallarını
koyarlar. İrade serbestîsi ilkesinin temelinde,
kişilerin kendi özel hukuk ilişkilerini düzenlerken
her türlü dış baskıdan ve özellikle de kamusal
düzenlemelerden korumasının sağlanması yer
almaktadır. Bununla birlikte irade serbestîsinin
sınırsız olduğunun kabulüne imkân bulunmamakta olup
bu ilke kişilere hukuk düzeninin sınırları içinde
tanınmış bir özgürlük alanıdır. Borçlar Kanununun
19’uncu maddesinde kanun koyucu irade serbestîsi
ilkesine bir kısım sınırlamalar getirmiştir. Buna
karşılık irade serbestîsi asıl ilke olup, sınırlama
istisnaî bir durumdur. Medenî hukukun diğer
dallarına oranla borçlar hukukunun emredici
kurallardan çok tamamlayıcı ve yorumlayıcı hukuk
kurallarından oluşması nedeniyle[46] sözleşme
özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların çoğaltılması,
bireyler üzerindeki kamunun müdahalesini
artıracağından, liberal ve bireyci toplum ilkesinin
temelini oluşturan özel hukuk ve dolayısıyla borçlar
hukuku anlam ve fonksiyonunu önemli ölçüde yitirmiş
olacaktır.[47]
İrade serbestîsi prensibi, sözleşmeler nazara
alındığında iki önemli ilkeyi yapısında bulundurur:
1. Sözleşme hürriyeti (akit serbestîsi)
İrade serbestîsi ilkesinin tabii sonucu olarak,
borçlar hukukunda hakim olan bir diğer ilke “akit
serbestîsi” ilkesidir (BK md. 19). Anayasanın
48/1’inci maddesinde yer alan “Herkes, dilediği
alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir.
Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.” hükmü ile
güvence altına alınmış olan sözleşme hürriyeti
ilkesi aslında bireylerin davranış hürriyetinin,
hak ve fiil ehliyetinin, dolayısıyla da kişiliğinin
korunmasının zorunlu bir sonucudur. Sözleşme
serbestîsi ile hukuk düzeni kişilere, akde konu
olabilecek ilişkilerini diledikleri şekilde
düzenleyebilme imkânını tanınmakta, sözleşmeye
diledikleri şekli vermelerinin yolunu açmaktadır.
Bu suretle sözleşme özgürlüğü çerçevesinde kişiler,
sınırlı alanlara yönelik de olsa kişisel
ilişkilerini diledikleri şekilde düzenleme,
aralarında geçerli olacak hukuk düzenini oluşturma
fırsatına sahip olmaktadırlar. Fransız Medenî
Kanununun 1134’üncü maddesinde ifade edildiği üzere,
sözleşme özgürlüğü ilkesi çerçevesinde hukuka uygun
olarak kurulmuş olan akitler, onu yapanların kanunu
sayılır.
Sözleşme serbestîsi içinde; herhangi bir sözleşmeyi
yapıp yapmama, istenilen tip ve içerikte bir akit
yapma, akdin karşı tarafını seçme ve son olarak da
kurulmuş olan bir akdi ortadan kaldırma özgürlükleri
yer almaktadır. Bu ilke uyarınca kişiler her şeyden
önce herhangi bir akit yapıp yapmamakta, yapmak
istedikleri bir akdi hukuk düzeninin sınırları
içinde diledikleri tip ve içerikte yapmakta
serbesttirler. Sözleşme serbestîsinin bu türü,
“düzenleme veya tip serbestîsi” olarak ifade
edilmektedir. Eşya hukukunda “numerus clausus”
(sınırlı sayı) ilkesi geçerli olduğundan, özel
hukukun bu alanında tip serbestîsi değil aksine tip
zorunluluğu bulunmaktadır. Bu nedenle eşya
hukukunda yalnızca Türk Medenî Kanununun öngördüğü
tipte akitler yapılabilmesi mümkündür.
Öte yandan, akit serbestîsi ilkesi çerçevesinde
herkes yapmak istediği akdin karşı tarafını seçmek
hak ve hürriyetine sahiptirler. Taraflar yapmış
oldukları bir sözleşmeyi diledikleri takdirde
değiştirme ve ortadan kaldırma hakkına da
sahiptirler. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, akit
yapma zorunluluğu borçlar hukukunun temel yapısıyla
uyuşmamakla birlikte, kanun koyucu tarafından
kamusal ya da sosyal bir kısım zorunluluk ve
ihtiyaçlar göz önünde tutulmak suretiyle istisnaî
olarak düzenlenmiş bir durumdur.[48]
2. Eşitlik ilkesi
Borçlar hukukunda hâkim olan bir diğer ilke de
taraflar arasında eşitlik ilkesidir. Kanun, borç
ilişkisinin tarafları arasında prensip olarak ayırım
yapılmamıştır. Ekonomik ve sosyal durumlarına
bakılmaksızın alacaklı ve borçlu kanun önünde eşit
sayılmış, bu nedenle de eşit korumaya tâbi
tutulmuştur. Kaldı ki, eşitlik ilkesi irade
serbestîsi ilkesinin doğal bir sonucudur. Gerçekten
borç ilişkisine girişen ve bir akit yapan herkes, bu
ilişkiyi kendi hür iradesiyle kurmuş ve yapmış
sayılır. Hiç kimse iradesi dışında zorla özel bir
borç ilişkisinin tarafı olmaya zorlanamaz. Bir borç
ilişkisinde örneğin bir satım akdinde borçlu olan
taraf diğer bir satım veya kira akdinde alacaklı
olabileceği gibi; karşılıklı borç doğuran
sözleşmelerde, taraflardan her birinin hem alacaklı
hem de borçlu olabileceği açıktır. Birçok borç
ilişkisinde tarafların ekonomik durumları
değerlendirildiğinde, borçlu olan tarafın
alacaklıdan daha zayıf durumda olmadığı da
görülecektir.
Bu nedenle borçlunun ekonomik yönden alacaklıdan
daha zayıf konumda olduğunun ileri sürülerek
borçlunun korunması gerektiğini savunan görüşe
katılmanın imkânı bulunmamaktadır. Gerçekten de
borçlar hukukunda “borçluyu koruma” ya da “borçlu
lehine yorum” şeklinde bir ilkenin kabul edilmesi
söz konusu değildir. Ancak teknolojik alanda meydana
gelen gelişmelerin getirdiği sosyal ve ekonomik
yaşamda ortaya çıkan değişimler sonucunda, toplumsal
içerikli sözleşmelerin artmaya başladığı da bir
sosyal gerçekliktir. “Tehlike sorumluluğu”,
“tüketicinin korunması”, “çevre”, “kira”, “iş
ilişkileri” gibi alanlarda, “üreticiye”, “işverene”,
“kiralayana”, “sanayiciye”, “satıcıya” karşı
sözleşmenin diğer tarafını oluşturan “işçi”,
“tüketici” ve “kiracı” gibi zayıf konumda olup
korunması sosyal zorunluluk haline gelen kişileri
korumak amacıyla çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.
Ancak bu durum istisnaî olup, borçlar hukukunda
temel ilke gereğince, borç ilişkilerinde alacaklı
ile borçlunun sosyal ve ekonomik durumuna
bakılmaksızın eşit derecede korunması
gerekmektedir.[49]
Yukarıda ifade edilen ve kısaca değerlendirme konusu
yapılan sözleşme serbestîsi kavramı, esas olarak
hukuk düzeninin başta gelen amaçlarından olan taraf
iradelerine üstünlük verilmesi ve bu iradelerin en
sağlıklı biçimde sosyal yaşama yansımasının
vazgeçilmez temelidir.[50] Bu nedenle, sözleşme
özgürlüğünün, hukuk alanında irade özgürlüğünün en
önemli kaynağını teşkil ettiğinde kuşku
bulunmamaktadır. Bunun başta gelen sebebi bizim
hukuk sistemimiz de dâhil olmak üzere hukuk
sistemlerinin taraf iradelerine verdiği önemdir.
Zira kişisel ilişkilerin yansımasından oluşan
hukuk, sınırlayıcı değil koruyucu bir sistem içinde
hareket eder ve bu çerçevede tarafların iradelerine
sınır koymayı değil bu iradelerin güvenlikli bir
yapı içerisinde sağlam şekilde yansımasını
amaçlar.[51]
B. Sözleşme yapma serbestîsinin sınırları
Sözleşme özgürlüğü 18. yüzyıl hukuk anlayışında
adeta kutsal bir yapı olarak kabul edilmeye
başlanmıştır. Bu çerçevede Fransız Medenî Kanununun
1134’üncü maddesinde yer alan “Kanuna uygun olarak
yapılan sözleşme, taraflar için kanun yerine geçer”
hükmünün bu yaklaşımın göstergesi olarak
yorumlanması mümkündür.[52]
Hukukta bireyci akım, sözleşme özgürlüğüne
getirilecek olan herhangi bir kısıtlamayı uzun süre,
büyük bir dirençle karşılamıştır. Fakat toplumcu
görüşlerin giderek kuvvetlenmesi, sözleşme
özgürlüğünü kısıtlayan birçok hukukî düzenlemenin ve
önlemlerin alınmasını sonuçlandırmıştır. Bunun
sonucunda, Devletin ve diğer kamu kurumlarının,
bazen düzenleyici kontrolü, bazen tekelci
müdahaleler içeren politikaları birçok alanda
belirleyici rol oynamaya başlamıştır.
Anayasanın 48’inci maddesinde düzenlenmiş bulunan
sözleşme özgürlüğünün, kısıtlanmasına dair ilkeler
13’üncü maddede “kamu düzeni”, “genel sağlık”,
“genel ahlak” olarak ifade edilmektedir. Bu hükümler
çerçevesinde Anayasada hak ve özgürlüklerin
kısıtlanabilme gerekçeleri arasında sayılan “kamu
düzeni” olgusu kapsamında, sözleşmelerde zayıf
konumda olan tarafın, millî ekonominin, toplumsal
ahlâkın, insan kişiliğinin, sosyal yaşamın, iş
hayatındaki güven ve emniyetin vb. korunmasını
gerektiren haller de sayılabilir. Böylece, kamu
düzeninin bir gereği olarak sözleşmenin
taraflarından birisinin korunması amacıyla, sözleşme
özgürlüğünün sınırlandırılmasını neticelendiren
kanun hükümleri de Anayasanın 48’inci maddesi
kapsamında değerlendirilebilecektir.[53]
Bilindiği üzere, kanunlarda düzenlenmiş sınırlı
haller dışında, kişilerin sözleşme yapmak zorunda
olmamaları asıldır. Diğer bir ifadeyle, kural
olarak, hiç kimse dilemediği sözleşmeyi yapmak
zorunda bırakılamaz. Ancak, bir kısım sınırlı
hallere münhasır olmakla birlikte, kanunlarda kamu
için son derece önemli bir kısım ihtiyaçların
karşılanmasını hedef tutan sözleşmelerin yapılması
için özel kuralların konulduğu ve sözleşme yapma
yükümlüğünün getirildiği de görülmektedir. Yargıtay
kararlarında da ifade edildiği üzere,[54] bu
düzenlemelerin yer aldığı konular toplumsal hayatta
çok önemli yer tutmaktadır. Örneğin, objektif
şartlarla ilân edilen hizmetlerden yararlanmak
üzere kendine düşeni yerine getiren kişinin, bu
hizmetlerden yeterince yararlanma hakkı
bulunmaktadır. Kişilerin belirli şartlara uymak ve
bir bedel ödemek suretiyle faydalandıkları “iltihakı
sözleşme” olarak adlandırılan bu tür sözleşmelerde,
diğer tarafın icabı kabul eden bir özel ya da tüzel
kişi ile eğer ki o kişi gerekli şartları haiz ise
sözleşme yapmaktan kaçınması imkânı bulunmamaktadır.
Kamu hukuku kuralları uyarınca kamu hizmeti görmekte
olan kamu idareleri veya müesseseleri veya bunlara
bağlı teşekküller ya da imtiyaz yolu ile bu
hizmetleri yürüten işletmeler (Devlet Demiryolları,
Türkiye Denizcilik İşletmeleri, PTT, belediye,
otobüs ve su işletmeleri, Türkiye Elektrik Kurumu,
v.s.) şartlarına uygun şekilde müracaat eden her
şahısla sözleşme yapmakla yükümlüdürler.[55]
Yargıtay teknik imkânların bulunmaması halinde
kuruluşun hizmet vermekten kaçınabileceğini hükme
bağlamıştır.[56] Aksine davranış halinde yani
gerekli şartları haiz bir kişinin başvurusuna rağmen
teknik olanaklar da yeterli olduğu halde kamu
kuruluşu hizmet vermekten kaçınırsa kamu hukuku
kurallarına göre şikâyet veya dava yoluna
başvurulabilir.[57]
Öte yandan, BK’nın 41/3’üncü maddesinden de
tarafların sözleşme yapma zorunluluğu doğabilir.
Örneğin, kişilerin yaşamı için zorunlu mal ve
hizmetleri piyasaya süren ve fiilî tekel durumunda
bulunan teşebbüslerin sözleşme yapma mecburiyeti
BK.’nın anılan 41/3’üncü maddesine
dayandırılmaktadır.[58] Burada piyasaya egemen
teşebbüslerin ve fiilî tekellerin, halka sundukları
mal ve hizmetler itibarıyla, sözleşme yapma
zorunluluğu söz konusudur.
Buna karşı, halka açık yerlerin (sinema, tiyatro,
kahvehane, plaj vb.) gelen müşteri ya da seyirciler
ile sözleşme zorunluluğu, umuma yönelik sözleşme
yapma konusundaki icaptan kaynaklanmakta olup bu
kişilerin, kanundan doğan bir sözleşme yapma
mecburiyetinden söz edilemez. Çünkü kapılarını
kapayarak sözleşme yapmaktan kaçınmaları
mümkündür.[59]
Sözleşme yapma zorunluluğuna uyulmamasını adalet
duygusunu ağır derecede rencide eden ve “kasten
ahlaka aykırı davranış ile başkasına zarar vermek”
suretiyle haksız fiil olarak değerlendiren yazarlara
göre, bundan dolayı zarara uğrayan kişinin BK md.
41/2 bağlamında tazminat hakkı bulunmaktadır. Bu
görüşteki yazarlar, talep halinde hâkimin davalının
kabul beyanı yerine geçen bir karar vererek
sözleşmeyi kurmak yoluyla aynen tazmine de (BK md.
43/1) hükmedebileceğini ifade etmektedirler.[60] Bu
durumda hâkimin kararıyla sözleşme kurulmuş
olacağından yükümlülüğüne hâla uymayan taraf, ifaya
zorlanabileceği gibi, bu aşamada haksız fiil
hükümlerine göre değil, borca aykırılık hükümleri
gereğince tazminat ödemek zorunda kalacaktır.
C. Kiralama hakkının kullanılması usulü
Yukarıda ifade edildiği üzere, kira sözleşmesine ve
kanun hükümlerine riayet eden kiracının,
kiralayanın ya da taşımazı satın alan yeni malikin
konut, işyeri, yeniden inşa veya esaslı onarım
ihtiyacı sebebiyle tahliye edilmesi durumunda, eski
kiracıya 6570 sayılı Kanunun 15’inci maddesiyle
boşalttığı yeri öncelikle kiralama hakkı
tanınmıştır.[61] Eski kiracının bu hakka dayanarak
taşınmazda yeniden kiracı olması durumunda eski kira
sözleşmesinin devam ettiği söylenemez. Başka bir
anlatımla, eski kira sözleşmesi kesin tahliye
kararıyla ortadan kalktığından yeni kira sözleşmesi
yapılması konusunda tarafların icap ve kabulü yoksa
eski kiracı mahkeme kararıyla tahliye etmiş olduğu
yerde kiracı sıfatına sahip olamaz.[62] Bu durumda
eski kiracının aynı yerde kiracı sıfatını kazanması
için yeni bir kira sözleşmesinin yapılmasına gerek
vardır.
Kanunun yukarıda anılan 15’inci maddesinin hükmü
mahkemece tahliyesine karar verilen mesken veya
işyerleri için uygulanır. Çünkü maddede yer alan
“tahliye ettirilen taşınmaz” ifadesiyle zorla, cebri
icra yoluyla tahliye ettirilen yerler
kastedilmiştir. Kesinleşen karar infaz için icraya
verilmiş, tahliye emri gönderilmiş ise bu aşamada
kiracı kendiliğinden tahliye etse dahi 15 ve 16’ncı
maddelerin uygulanması gerekir.[63]
Konuya ilişkin olarak Yargıtayın[64] bir kararında
da ifade edildiği üzere, kiracının yeniden kiralama
hakkının ve anılan Kanunun 16’ncı maddesindeki
cezaî müeyyidenin varlığı açısından, mahkemeden
ihtiyaç nedeniyle tahliye kararının alınması ve bu
karara dayanılarak taşınmaz malın kiracı tarafından
tahliye edilmesi gerekmektedir. Tahliye kararının
kesinleşmesinden sonra, icra dairesine
başvurulması ve icra dairesince tahliye emrinin
kiracıya tebliğ edilmesi, kiralayanın taşınmaz
malının boşaltılmasını temin için kesin ısrarlı
davranışını gösterir. Bu durumda taşınmazın mutlaka
icra yolu ile tahliye ettirilmesini beklemeye gerek
yoktur. İcra emrini tebellüğ ettikten sonra, bu
emirde gösterilen müddet içinde yasal yollardan
yapabileceği kalmayan kiracının cebri icrayı
beklemeden, kullanımında bulundurduğu taşınmaz malı
tahliye etmesi halinde de gayrimenkulün kiralayan
tarafından tahliye ettirildiğinin kabul edilmesi
gerekir.
Gerçekten de Kanunun anılan maddesinde, “Kiralayan
7’ nci maddenin b, c, d bendlerinde yazılı
sebeplerden dolayı tahliye ettirdiği gayrimen-kulü
mücbir sebep olmadıkça üç sene müddetle eski
kiracısından başkasına kiralayamaz.” (f.1), “ç
fıkrasına göre tahliye edilen gayrimenkuller eski
hali ile mücbir sebepler olmadıkça üç sene müddetle
başkasına kiraya verilemez.” (f.2), “ç fıkrasına
istinaden tahliye edildikten sonra yeniden inşa veya
esaslı şekilde tadil veya tevsi edilen
gayrimenkullerin yeni hali ile ve yeni kira bedeli
ile bir mesken veya bir ticarethane yerini eski
kiracının kiralamaya tercih hakkı vardır. Bu hakkın,
kiralayanın yapacağı tebliğ tarihinden itibaren bir
ay içinde kullanılması şarttır.” (f.3), “Bu maddeye
göre tercih hakkı bertaraf edilmedikçe gayrimenkul
üç yıl müddetle başkasına kiralanamaz.”
6570 sayılı Kanunun 16’ncı maddesine göre ise “…
15’inci madde hükmüne aykırı hareket edenler
hakkında altı aydan bir seneye kadar hapis ve üç
yıllık kira bedeli tutarınca ağır para cezası
hükmolunur. Mükerrirler hakkında bu cezaları bir
misli artırılır.”
Hükümleri yer almaktadır. Anılan hükümler
çerçevesinde kiracının sahip olduğu seçimlik hakkın
çeşitli açılardan incelenmesi uygun olacaktır. Şöyle
ki;
1. Kiracıya yapılması gerekli bildirim
Kanunda, kiralananın yeniden imar, inşa ve tevsi
işlemlerinin tamamlanması veya konut ya da iş yeri
ihtiyacının ortadan kalkması durumunda, taşınmazın
üç yıl süreyle başkasına kiraya verilemeyeceği hükmü
yer almaktadır. Söz konusu taşınmazın, tahliye
edilen kiracı dışında bir kişiye kiralanmış olması,
kiralayanın hukukî ve cezaî sorumluluğunu
sonuçlandırabilmektedir.
Bilindiği üzere, kiralayan anılan bu yasaklayıcı
hükümden, ancak tahliye edilen kiracının taşınmazı
yeniden kiralamak istememesi durumunda kurtulabilir.
6570 sayılı Kanunun 15’inci maddesinin üçüncü
fıkrasında “kiralayanın tebliğ ettireceği tarihten
itibaren bir ay içinde kullanılması”ndan söz
edilmektedir.
Eski kiracıya yapılacak olan tebligatın ne kadar
süre içinde yapılacağına dair Kanunda açıklık
bulunmamaktadır. Kiralayanın, tercih hakkını
kullanması için kiracısına yapacağı ihbarı, kasten
onun artık olumsuz cevap vereceği tarihe kadar
geciktirmesi durumunda; kiracının bu yüzden uğradığı
zararın BK md. 41/2 hükmüne dayanarak tazminini
talep hakkı vardır.[65]
2. Tercih hakkının bertaraf edilmesi
Kiralayanın, tahliye edilmiş olan kiracıya,
taşınmazı yeniden kiralaması için teklifte
bulunması, bu teklifin kendisine ulaşmasının
ardından bir ay içinde ses çıkartmaması veya açıkça
kiralamayacağını beyan etmesi karşısında, kiralayan
ya da yeni malikin yükümlülüğünü yerine getirmiş
olduğu kabul edilir. Bu tercih hakkı bertaraf
edilmeden üç yıl süreyle taşınmazın başkasına kiraya
verilemeyeceği kanunda açıkça hüküm altına
alınmıştır.
6570 sayılı Kanunun 7’nci maddesinin (ç) fıkrası
gereğince tahliye edilmiş olan taşınmazın, malik
tarafından daha sonra satılmış olması durumunda,
yeni malikin bu yerin mahkeme kararıyla tahliye
edilip edilmediğini bilemeyeceği; tahliyeden bir
şekilde haberdar olsa bile, tahliye sebebini
incelemesi ve bilmesinin beklenemeyeceği için, yeni
malikin tadilât veya inşanın akabinde bu yeri eski
kiracıya teklif etmesi zorunluluğu bulunmadığı kabul
edilmektedir.[66] Bu nedene dayanarak tahliye
edilmiş olan taşınmazın imar ve inşasından sonra
“kiraya verilmeyip”, malik ya da kiralayan
tarafından kendinin veya yakınlarının mesken ya da
iş yeri ihtiyacı için kullanıldığı takdirde de eski
kiracıya teklifte bulunma gereği yoktur.[67] Çünkü
kanunun 15’inci maddesinin yukarıda anılan ikinci
fıkrasında “(ç) fıkrasına göre tahliye edilen
gayrimenkullerin eski hali ile mücbir sebepler
olmadıkça üç sene süreyle başkasına kiraya
verilemez” hükmü yer almaktadır.
III. Tahliye edilen kiracıyla yeniden sözleşme
yapılmaktan kaçınılması
Kiralayanın, tahliye ettirdiği kiracısına taşınmazı
yeniden kiralama yükümlülüğü doğmasına rağmen,
sözleşme yapmaktan kaçınması hukukî ve cezaî açıdan
sorumluluğunu sonuçlandırır. Şöyle ki;
A. Kiralayana uygulanacak olan hukukî müeyyide
Kiralayanın 6570 sayılı Kanunun 16’ncı maddesinde
öngörülen yükümlülüğüne aykırı davranışı hukukî
açıdan sorumluluğunu da gündeme getirir.[68]
Kiralayanın taşınmazı kiralamak hususunda kiracısına
gerekli bildirimde bulunmaması ya da eski kiracının
sözleşme yapma isteğini kabul etmemesi durumunda
geçerli bir kira sözleşmesi kurulamaz. Ancak bu
durumda, eski kiralayanın, kiracısına karşı
sözleşme yapma borcuna aykırı davranması ve
sözleşmenin kurulamamış olması nedeniyle doğan
zararlarını tazmin borcu ortaya çıkar. Hatta
dürüstlük kurallarından doğan bu kabul
yükümlülüğünün aynen ifası için mahkemeye
başvurularak alınacak karar ile sözleşmenin
kurulması da düşünülebilir.[69]
Nitekim bu konuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,
kiralayanın gayrimenkulü başkasına kiraya vermekle,
mahkeme kararıyla sona eren sözleşmeden doğan
“başkasına kiraya vermeme” veya “eski kiracıya
kiralama” borçlarına aykırı davranmış olacağı, bu
nedenle, BK’nın 96’ncı maddesi hükmüne göre, eski
kiracının kiralanandan çıkarılmasından doğan
zararını tazminle yükümlü tutulması gerektiği
içtihadında bulunulmuştur.[70]
Davacının bu yükümlülüğe uyulmaması ile uğranmış
olduğu zarar arasındaki illiyet bağının
değerlendirildiği bir Yargıtay kararında[71], “…
zarar kalemleri arasında bulunan işçilere ödenen
ücret tahliyeden itibaren başlayan kâr yoksunluğu
ve tahliye sırasında sabit tesislerin sökülmesi
zararları, hukuka aykırı eylem (tercih hakkı
kullandırılmadan üçüncü kişiye kiraya verme)
gününden önce oluşmuştur. Kural olarak, hukuka
aykırı eylem ile birlikte ve sonra oluşacak zararlar
arasında illiyet bağı kurulabilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
Öte yandan, Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 1983
tarihli, dayanıklı tüketim malları satan kiracının
ihtiyaç nedenine dayanarak işyerinden tahliye
edilmesi ve ardından üç yıl geçmeden aynı işyerinin
başkasına kiraya verilmesi sebebine dayanılarak
açılmış olan davaya ilişkin verdiği kararında da
ifade edildiği üzere,[72] kiralayanın kanunun
anılan hükmünden kaynaklanan kanunî yükümlülüğüne
aykırı davranışından doğan zararın hesaplanmasında,
öncelikle eski kiracının tahliyeden ne kadar süre
sonra, aynı ya da ona yakın nitelikte bir işyerini
eski şartlarla ya da yakın şartlarla temin
edebileceği ya da çalışmaya hazır konuma
getirebileceğinin araştırılması gerekmektedir.
Çünkü ilk aşamada davacının zararı bu süre için
sınırlıdır. Tam zararın tazmin edilmesi
istenebilir. Olayın özelliklerinden kaynaklanan
istisnaî durumlar hariç olmak üzere, kural olarak
bu süre için eski kiracıdan kaynaklanabilecek
birlikte kusur mevcut değilse (BK md. 43, 44)
tazminattan indirim söz konusu olmaz.
Ancak davacının konut ya da iş yeri bulunmasında
orta (normal) düzeyde bir ticaret adamının
göstereceği özeni (objektif özen) göstermesi
gerekmektedir. Davacının konut ya da iş yeri
bulmada göstereceği özensizlik birlikte kusur
oluşturur. Bu halde, iş yeri bulunmasında
özensizliğin gösterildiği tarihten itibaren oluşan
ikinci aşamadaki zarar söz konusudur. Bu kısım
zarara, zarar gören davacının birlikte kusur sayılan
eylemi de etkili olduğundan bundan davalının sorumlu
tutulması mümkün değildir; davacı kendi kusurundan
yararlanmamalı ve bu durum zarardan indirim sebebi
olmalıdır (BK md. 44/1). Bu nedenle bu kısımla
ilgili tazminat belirlenirken, davacının tahliye
edilmeseydi eski işyerine ve ikinci aşamada sürenin
başlangıcından itibaren yeni bulacağı yerde net
olarak kazanacağı miktar ayrı ayrı tespit
olunmalıdır. Çünkü her iki kazanç arasında
gerçekleşen fark davacının ikinci aşamadaki
zararını oluşturacaktır.
Kiracının maddî tazminat yanında ayrıca manevî
tazminat talebinde bulunması ise mümkün
değildir.[73] Yargıtayın yukarıda anılan kararında,
eski kiracının maddî tazminat yanında ayrıca manevî
tazminat isteyebilmesinin söz konusu olamayacağı
açıkça ifade edilmektedir.
B. Kiralayana uygulanacak olan cezaî müeyyide
6570 sayılı Kanunun 16’ncı maddesinde, “… 15’inci
madde hükmüne aykırı hareket edenler hakkında altı
aydan bir seneye kadar hapis ve üç yıllık kira
bedeli tutarınca ağır para cezası hükmolunur.
Mükerrirler hakkında bu cezalar bir misli
arttırılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Söz konusu hüküm ile kanun koyucu, eski kiracının
yeniden kiralama hakkına aykırı davranılmasını cezaî
yaptırıma bağlamak suretiyle, eski kiracıya güçlü
bir güvence sağlamış olmaktadır. Maddede öngörülmüş
olan suç, Kanunun 15’inci maddesinde sayılan
sebeplere dayanarak kiracının tahliye edilmesinden
sonra, yasal süre içinde kiralayanın, kiracısına
seçim hakkı imkânını kullandırmayarak gayrimenkulü
başkasına kiraya vermesiyle oluşur.
Bu suçun cezaî yaptırımı ise bir seneye kadar hapis
ve üç yıllık kira bedeli tutarı olup, ağır para
cezası, tahliyeden önce kiracı tarafından son defa
ödenen değer üzerinden hesaplanarak tayin
olunur.[74]
Sonuç
Özel hukuk bakımından akit serbestîsinin kanundan
veya tarafların daha önceki taahhütlerinden doğan
bir kısım istisnaları bulunmaktadır. Bu hallerde bir
akit yapma zorunluluğu söz konusu olur. Özel hukuk
açısından kanunda düzenlenmiş akit yapma zorunluluğu
çoğunlukla Türk Medenî Kanununun 2’nci maddesinde
yer alan dürüstlük kuralına dayanır. Dürüstlük
kuralının bir akit yapılmasını zorunlu kıldığı
hallerde, akdin yapılmaması dürüstlük kurallarına
aykırılık oluşturur. Bu durumdan zarar gören tarafın
akdin yapılmasını dava etme ve bu nedenle uğradığı
zararlarının tazminini talep etme hakkı
bulunmaktadır.
6570 sayılı Kanunun 15/1’inci maddesinde,
kiralayanın 7’nci maddenin inceleme konusu yapılan
(b), (c), ve (d) fıkralarında yazılı sebeplerle
tahliye edilen gayrimenkulün mücbir sebep olmaksızın
üç sene süreyle eski kiracısından başkasına
kiralanamayacağı konusu düzenlenmektedir.
Kiralayanın, tahliye edilmiş olan kiracıya taşınmazı
kiralaması için teklifte bulunması, bu teklifin
kendisine ulaşmasının ardından bir ay içinde
kiracının ses çıkartmaması veya açıkça
kiralamayacağını bildirmemesi durumunda,
kiralayanın ya da yeni malikin yükümlülüğünü yerine
getirmiş olduğu kabul edilir. Bu tercih hakkı
bertaraf edilmeden üç yıl süreyle taşınmazın
başkasına kiraya verilemeyeceği kanunda açıkça hüküm
altına alınmıştır.
Söz konusu hüküm, ekonomik ve sosyal açıdan önemli
bir ihtiyacı karşılamakla birlikte diğer tahliye
sebeplerinden yararlanma imkânı bulunmayan mülk
sahiplerinin, kendilerinin ya da yakınlarının
ihtiyacı veya imar ve inşa gibi gerekçelerle
kiracılarını tahliye ettirdikten sonra, taşınmazı
başkalarına kiraya verdikleri görülmektedir. Her ne
kadar kanunda kötü niyetli maliklerin bu yolu
kullanmalarının önlenmesi amacıyla cezaî düzenlemeye
yer verilmiş ise de, tahliyenin ardından kiracının,
kiralayanı izleyememesi ya da uzun süre beklemeyi
göze alamaması nedeniyle kiralayan takipsiz
kalmakta ve hükmün uygulanabilirliği azalmaktadır.
K A Y N A K Ç A
Anıl, Yaşar Şahin, “Kira Akdinden Doğan Tahliye
Davaları”, İstanbul 1991.
Aral, Fahrettin, “Borçlar Hukuku Özel Borç
İlişkileri”, Ankara 2002
Becker, H. “İsviçre Medenî Kanunu Şerhi”, C. VI., I.
Fasikül, (Çev. Bülent Olcay) Ankara 1967
Başyiğit, Özgür, “Sözleşme Serbestîsi ve Sınırları”,
http://www.hukukcu.com/ bilimsel/kitaplar/
sozlesme_serbestisi_ve_siniri.htm, (Erişim Tarihi:
24/8/2005).
Erdoğan, Hasan, “Tahliye Davaları”, Ankara 2002.
Feyzioğlu, Necmettin Feyzi, “Borçlar Hukuku, İkinci
Kısım, Akdin Muhtelif Nevileri”, İstanbul 1980
Malkoç, Aytaç, Kılıçoğlu, Mustafa,
“Kira-Tahliye-Tespit ve Tazminat Davaları”, Ankara,
1994
Oğuzman, Kemal; Öz,M.Turgut, “Borçlar Hukuku Genel
Hükümler”, İst. 1995
Tandoğan, Halûk, “Borçlar Hukuku, Özel Borç
İlişkileri”, C.1/2 1988.
Tekinay, Akman, Burcuoğlu, Altop, Tekinay “Borçlar
Hukuku”, 7. bası, İstanbul, 1993
Tunaboylu, Müslim, “Kira Akdinin Feshi ve Tahliye
Davaları”, Ankara 1995
Yavuz, Cevdet, “Türk Borçlar Hukuku”, Özel Hükümler,
2. bası, 1989, 6. bası, İstanbul 2002.
Yavuz, Nihat, “Türk Kira Hukuku”, C. 3., Ankara
2003.
Zevkliler, Aydın, “Özel Borç İlişkileri”, Ankara
2002.
Eren, Fikret, “Borçlar Hukuku” Genel Hükümler, C. I,
5. bası, İstanbul 1994.
Karahasan, M.Reşit, “Türk Borçlar Hukuku Özel Borç
İlişkileri”, C. 5, İstanbul 1992. |